Bir zaman gelir, beni unutmak veya unutturmak isteyen gayretler belirebilir. Fikirlerimi inkâr edenler ve beni yerenler çıkabilir. Hatta bunlar, benim yakın bildiğim ve inandıklarım arasından bile olabilir.

Fakat, ektiğimiz tohumlar o kadar özlü ve kuvvetlidirler ki bu fikirler, Hint'ten, Mısır'dan döner dolaşır gene gelir, verimli neticeleri kalpleri doldurur."

M. Kemal ATATÜRK

"Türkiye bir maymun değildir. Hiç bir milleti taklit etmeyecektir. Türkiye ne Amerikanlaşacak, ne batılılaşacaktır. O, sadece özleşecektir. Biz Türk'üz tam manası ile Türk'üz, işte o kadar!. Bize iyi Müslüman olmak yeterlidir. Asya için, Avrupa için bizim kanunlarımız aynıdır. Dostlara sahip bulunmak, egemenliğimizi eksiksiz muhafaza etmek, her şeyi Türk cephesinde mütalaa etmektir."
M.Kemal Atatürk,Tarih:29 Ekim 1930,Yer:Ankara

 

Atatürk'ün yaşamında 19 rakamının önemi!

 

1881'de 19. yüzyılın bitimine 19 yıl kala doğmuştur.

Atatürk, Selanik'te doğdu. ( Selanik sözcüğünün "ebced" hesabıyla
değeri 171'dir. 9 x 19 = 171 )
1881, Rumi takvime göre 1297'dir. ( 1 + 2 + 9 + 7 = 19 )

Atatürk'ün nüfus cüzdanı numarası : 993814 ( 19 x 52306 = 993814 )

Atatürk, Harp Okulu'nu 20'nci olarak bitirdi. Subaylardan birisi
yabancı olduğu için mezun olan 19 subaydan biri oldu

Atatürk, Harp Akademisi'nin 57'nci dönemine kaydoldu. ( 19 x 3 = 57 )

Atatürk, 19 Nisan 1909'da Hareket Ordusu ile İstanbul'a girdi.

Atatürk, 19 Aralık 1915'te albay oldu.

Atatürk, 19 Mart 1916'da tuğgeneral oldu.

Atatürk, Çanakkale Savaşı'nda 57'nci Alay'ın komutanlığını üstlendi.
( 3 x 19 = 57 )

Sağlığında, İngiliz İmparatorluğu Hükümeti Atatürk' ün doğum gününü
tebrik için Türk Hükümeti 'nden sormuş, ATATÜRK 19 Mayıs 1881 diye
yanıtlamış ve kayıtlara böyle geçmiştir.

1900'de 19 yaşında Harbiye' ye girmiştir.

19 Aralık 1904' de bağımsız düşüncelerinden ötürü yıldız sarayına
çağrıldı.

Harp akademisinden aldığı sicil 317-8 dir. 3+1+7+8=19

Atatürk, Samsun'a çıktığında 38 yaşındaydı. ( 19 x 2 = 38 )

Atatürk, Samsun'da 19 gün kaldı.

Atatürk, 4 Temmuz 1919'da Erzurum'a gitti. 19 gün sonra 23 Temmuz'da
Erzurum Kongresi'ni topladı.

Atatürk, 4 Eylül 1919 Sivas Kongresi'nden 114 gün sonra 27 Aralık
1919'da Ankara'ya gitti. ( 19 x 6 = 114 )

Atatürk, İstanbul'a toplam 19 kez geldi.

Atatürk'ün Latife Hanım ile olan evliliği 912 gün sürdü. ( 19 x 48 =
912 )

TBMM'nin ilk kütüğündeki sıra numarası 19'dur.

Çanakkale Savaşının zaferle sonuçlanmasında 19' uncu fırka'yı (tümen)
kurmuş ve ona komuta etmiştir.

19 mayıs 1915' de albay oldu.

Mahiyetindeki komutanlara: "Ben size, taarruz edin demiyorum, ölmeyi
emrediyorum. Biz ölünceye kadar yerimize başka kuvvetler gelebilir"
demiş elindeki çok az kuvvetle 19 Mayıs 1915' e kadar oyalama
muharebesi ile düşmanı tutmuştur. Düşmanın yine Çanakkale' deki
başarısızlıkları sonucunda 10 Aralık 1915'te Gelibolu Yarımadası
boşaltılmıştır.

Zor bir duruma düşen 7. Ordu'ya komutan tayin edilen M. Kemal, bir
düşman saldırısını seziyor ve hazırlanıyor. Nitekim 19 Eylül sabahı
düşman harekete geçiyor, hem de kat kat üstün kuvvetlerle. Sağındaki
ve solundaki kuvvetler epeyce kayıp verdikleri halde M. Kemal
zamanında aldığı tedbirlerle kayıp vermekten kurtuluyor.

19 Mayıs' ta Samsun' a çıkacak olan Atatürk' ün bindiği vapurda 19
yolcu vardı. 19 Mayıs 1963 tarihli Cumhuriyet gazetesinde Prof. Dr.
Tarık Zafer Tunaya'nın 19 Mayıs ve ötesi adlı makalesinden.

19 Mayıs 1919' da Samsun'a çıkıyor. Bu tarihte 3 tane 19 rakamı
vardır ki Atatürk' ün ömrü de zaten 3x19 dur. 19 Mayıs 1919' da
2x19=38 yaşındaydı.

19 yıl Türk Milleti'nin hakimiyetine bilfiil hakim olmuş, Türk
Milletine Baş Komutan ve Devlet başkanı olarak hizmet etmiştir. (1919-
1938)

Milli Mücadele' ye fiili olarak başlaması için komutanlara yaptığı
konuşma ve Meclis'te Milli davanın gerçekleşmesi yolunda güdülecek
siyasetin karara bağlanma tarihi de 19 Kasım 1919 'dur.

Sakarya Meydan Muharebesi'ni kazandıktan sonra, başarısına karşılık
TBMM kendisine olan minnet ve şükranını belirtmek için 19 Eylül 1921'
de kabul ettiği özel bir kanunla Mareşallik ve Gazilik unvanı
vermiştir.

Millete yayınladığı bir beyanname ile Osmanlı Devleti'nin hayat ve
egemenliğinin sona erdiğini belirterek Türk Milleti'ni hayat ve
bağımsızlığa kavuşturmak için, Ankara ' da olağanüstü bir Meclis
toplantısı ve Türk Milleti'nin iradesini bu Meclise devretmeyi 19
Mart 1920 'de kararlaştırmıştır.

Hitabet sanatının bir şaheseri olan Büyük Nutuk' un sonundaki Türk
Gençliği'ne Hitabesi de başlangıç cümlesiyle beraber 19 cümledir.

Büyük devlet adamı ve eşsiz kahramanın adı ve soyadı "MUSTAFA KEMAL
ATATÜRK" 19 harftir.

"NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE ". Bu şaheser cümle 19 harftir.

"İSTİKLAL GÖKLERDEDİR" Ne rastlantıdır ki, Atatürk' ün bu sözleri de
19 harftir.

10 Kasım 1938 (19x2x19) (10 Kasım günü saat 9 da 10+9=19) 3x19 =57
yaşında ölümlü yaşama gözlerini kapamıştır.

Cenazesi büyük bir merasimle 19 Kasım 1938 günü Yavuz zırhlısı ile
İzmit' e götürülmüştür.

En Büyük Kahraman'ın ebediyete intikali üzerine arkadaşı ve halefi
İsmet İnönü' nün Türk Milletine beyannamesi 19 cümledir.

Doğum ve ölüm yılları (1881 ve 1938), 19 sayısının katlarıdır.

1919 rakamında 101 tane 19 vardır.

İlk 19 yılda hazırlandı, ikinci 19 yılda siyaset ve askerlik alanında
savaştı,

üçüncü 19' uncu yılda devlet başkanı sıfatı ile hizmet etti.

Atatürk'ün cenaze töreninde Chopin'in 19 notalı 19'uncu Marşı
çalındı.

Atatürk'e verilen madalyaların toplamı 19'dur.

Atatürk, 19.000 TL nakit miras bıraktı.

Atatürk'ün, İstanbul Akaretler Yokuşu'nda oturduğu evinin numarası 76
idi.
( 19 x 4 = 76 )

            

Ordumuz, Türk birliğinin, Türk kudret ve kabiliyetinin, Türk vatanseverliğinin çelikleşmiş bir ifadesidir.

          

Türk ordusu! Dünyanın hiç bir ordusunda yüreği seninkinden daha temiz, daha sağlam askere rast gelinmemiştir. Her zaferin mayası sendedir. Her zaferin en büyük payı senindir.

Kanaatinle, imanınla,itaatinle hiç bir korkunun yıldırmadığı demir gibi temiz kalbinle düşmanı sonunda alt eden büyük gayretin için gönül borcumu ve teşekkürümü söylemeyi kendime aziz bir borç bilirim.

 

HER BİR SÖZÜ AYRI BİR DERS;

Bizi yanlış yola sevk eden SOYSUZLAR!, bilirsiniz ki, bir çok kere DİN perdesine bürünmüşlerdir.

- M. Kemal ATATÜRK

Kumandanlık vazife ve mesuliyeti yüklenecek kadar omuzlarında ve dimağında kuvvet bulamayanların feci âkıbetlerle karşılaşması mukadderdir.
16.8.1930

Memleketin, fikrî ve ekonomik gelişmede, yüksek ilerleme sahası olmasına çalışmak, idealimizdir. Fakat bu gelişmenin, medenî ve millî sınırlar haricinde cereyan almasını prensiplerimize uygun bulamayız.
1929

Baylar ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru ve en hakikî tarikat, medeniyet tarikatıdır.
1925

Tam bağımsızlık denildiği zaman, elbette siyasi, malî, iktisadî, adlî, askerî, kültürel ve benzeri her hususta tam bağımsızlık ve tam serbestlik demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan mahrumiyet, millet ve memleketin gerçek mânasıyla bütün bağımsızlığından mahrumiyeti demektir. Biz, bunu temin etmeden barış ve sükûna erişeceğimiz inancında değiliz.
1921

Türk Milleti milli duyguyu, insani duyguyla yan yana düşünmekten zevk alır. Vicdanında milli duygunun yanında insani duygunun şerefli yerini daima muhafaza etmekle iftihar eder.

                   

Millet sevgisi kadar büyük sevgi yoktur. Kurtuluş Savaşı'nda benim de milletime ettiğim bir takım hizmetler olmuştur zannederim. Fakat, bunlardan, hiç birini kendime mal etmedim. Yapılanın hepsi milletin eseridir dedim. Aranacak olursa doğrusu da budur. Mazide sayısız medeniyet kurmuş bir ırkın ve milletin çocukları olduğumuzu ispat etmek için, yapmamız lazım gelen şeylerin hepsini yaptığımızı ileri süremeyiz. Bu güne ve yarına bırakılmış daha bir çok büyük işlerimiz vardır. İlmi araştırmalar da bunlar arasındadır. Benim arkadaşlarıma tavsiyem şudur: Şahsınız için değil fakat mensup olduğumuz millet için elbirliği ile çalışalım. Çalışmaların en büyüğü budur.

         

Milletler işgal ettikleri arazinin gerçek sahibi olmakla beraber, beşeriyetin vekilleri olarak da o arazide bulunurlar. O arazinin servet kaynaklarından kendileri istifade ederler ve dolayısıyla bütün beşeriyeti de yararlandırmakla yükümlüdürler. Bu yasaya göre bundan aciz olan milletler bağımsız olarak yaşamak hakkına layık değildirler.

 


Çin'de halen okutulmakta olan bir tarih kitabinin kapağında, tarihin "onlara göre" en ünlü dört simasının resmi var.

          

*Yunan başkomutanı Trikopis`in, hiçbir zorlama ve baskı olmadan her

Cumhuriyet bayramında Atina'daki Türk büyükelçiliğine giderek, Atatürk`ün

resminin önüne geçtiğini ve saygı duruşunda bulunduğunu,

 

                     *Norveççe`de `Atatürk gibi olmak` diye bir deyim olduğunu.

*1938'de, General McArthur'un en zor, en problemli, en buhranlı döneminde,

danışman, senatör ve bakanlarından oluşan yüz yirmiden fazla kişiye; "Şu

anda hiçbirinizi değil, büyük istidadı ile Mustafa Kemal'i görmek için

neler

vermezdim" dediğini,

                         

Erzurum Kongresi yapıldığı dönemlerde geçen bir konuşma:

"
Mazhar not defterin yanında mı?"
"Hayır paşam."
"Zahmet olacak ama bir merdiveni inip çıkacaksın. Al gel."

Mazhar Müfit Kansu'nun aşağıya gidip elinde not defteriyle geldiğini görünce, sigarasından bir iki nefes çektikten sonra:
"Ama bu defterin, bu yaprağını kimseye göstermeyeceksin. Sonuna kadar gizli kalacak. Bir ben, bir sen, bir de Süreyya (Kalem Mahsus Müdürü) bileceksiniz, şartım bu..."

Paşa'nın şartı kabul edildi. Bundan sonrasını olayın şahidi Mazhar Müfit Kansu'nun ağzından dinliyoruz:
"Öyleyse tarih koy" dedi. Koydum: 8 Temmuz, 1919 Sabaha karşı.

"Pekala yaz" diyerek devam etti. "Zaferden sonra Hükümet biçimi Cumhuriyet olacaktır... Bu bir.
İki Padişah ve Haneden hakkında zamanı gelince gereken işlem yapılacaktır.
Üç örtünme kalkacaktır.
Dört Fes kalkacak, uygar milletler gibi şapka giyilecektir."

Bu anda kalem elimden düşüverdi. Yüzüne baktım. O da benim yüzüme bakıyordu. Bu, gözlerin bir takılışta birbirlerine çok şey anlatan konuşuşuydu. Paşa ile zaman zaman senli benli konuşurdum. "Neden duraksadın?" dedi. "Darılma ama paşam, sizin hayal peşinde koşan taraflarınız var" dedim. Güldü...

"Bunu zaman gösterir, sen yaz" dedi. "Beş Latin harflerini kabul etmek." "Paşam yeter, yeter..." dedim. Biraz da hayal ile uğraşmaktan bıkmış bir insanın davranışı ile: "Cumhuriyet ilanını başarmış olalım da üst tarafı yeter" dedim.

Defterimi kapattım. "Paşam sabah oldu. Siz oturmaya devam edeceksiniz, hoşça kalın" dedim. Yanından ayrıldım. Gerçekten gün ağarmıştı. O anda olayların beni nasıl aldattığını ve Mustafa Kemal'i doğruladığını ve Mustafa Kemal'in beni nasıl bir cümle ile yıllar sonra susturduğunu tarih önünde açıklamalıyım...

Aradan yıllar geçmişti...

Çankaya'da akşam yemeklerinde birkaç defa: "Bu Mazhar Müfit yok mu, kendisine Erzurum'da örtünme kalkacak, şapka giyilecek, Latin harfleri kabul edilecek dediğim ve bunları not etmesini söylediğim zaman, defterini koltuğunun altına almış ve bana hayal peşinde koştuğumu söylemişti" demekle kalmadı, bir gün önemli bir ders daha verdi.

Şapka devrimini açıklamış olarak Kastamonu'dan dönüyordu. Ankara'ya geldiği zaman da otomobille eski meclis binası önünden geçiyordu. Ben de kapı önünde bulunuyordum. Manzarayı görünce gözlerime inanamadım!...

Kendisinin yanında oturan Diyanet İşleri Başkanı'nın başında da bir şapka vardı. Kendisi ne ise? Fakat kendisini karşılamaya gelenler arasında bulunan Diyanet İşleri Başkanına da şapkayı giydirmişti. Ben hayretle bu manzarayı seyrederken otomobili durdurdu. Beni yanına çağırdı ve şöyle dedi:

"Azizim Mazhar bey, kaçıncı maddedeyiz? Notlarına bakıyor musun?"


FRANSIZLAR YENİ BULUŞLARI OLAN UÇAĞI TANITMAK İÇİN TÜM ULUSLARDAN KATILIMCILARI DAVET EDERLER...
HERKES BÖYLE BİR İCAT'IN GERÇEKLEŞMİŞ OLMASI NEDENİYLE ŞAŞKIN VE MERAKLIDIR...
DÖNEMİN OSMANLI HÜKÜMETİNE DE KATILIMCI İÇİN HABER GÖNDERİLMİŞ...
HÜKÜMET İCATLARA OLDUKÇA MERAKLI OLAN ALİ RIZA PAŞA YI GÖNDERELİM O MERAKLIDIR DEMİŞLER...
VE DERHAL SARAYA ÇAĞIRMIŞLAR...
KENDİSİNE FRANSIZLARIN BULUŞUNDAN BAHSETMİŞLER VE OSMANLI YI TEMSiLEN GİTMESİNİ İSTEMİŞLER...
ALİ RIZA PAŞA BUNU BİZ YAPMALIYDIK DEMİŞ İÇİNDEN HAYIFLANARAK...
YALNIZ DEMİŞLER PAŞA YA DAVET 2 KİŞİLİK YANINA 1 KİŞİ DAHA AL ONU DA SEN BELİRLE DEMİŞLER...
ALI RIZA PAŞA BİRAZ DÜŞÜNMÜŞ VE BİR DELİKANLI VAR ONU GÖTÜREYİM DEMİŞ...
NEYSE ALİ RIZA PAŞA VE DELİKANLI PARİS'İN YOLUNU TUTMUŞLAR...
PARİS'TE OTEL E YERLEŞMİŞLER...VE BULUSUN GÖSTERİLECEĞİ GÜN KALABALIK
MEYDAN VE PİST HERKES MERAKLA
BEKLİYOR..DERKEN PİLOT HAZIRLIKLARINI YAPIYOR...ÜSTÜNE MONT GİYİYOR BİRDE  GÖZLÜK TAKIYOR...UÇAK HAVALANIYOR...
PARENDELER TAKLALAR MANEVRALAR MÜTHİŞ BİR GÖSTERİ... PİSTE
İNİYOR... ALKIŞLAR ARASINDA İNİYOR UÇAKTAN...
HERKES KISKANÇ AMA ŞAŞKIN .... BİR YETKİLİ BİR GÖNÜLLÜ İSTİYOR..PİLOTUN ARKASINDA ONA EŞLİK EDEBİLECEK CESARETİ OLAN..
BİZİM DELİKANLI ATILIYOR.. BEN BEN... TAMAM, DENİYOR VE DELİKANLIYA GÖZLÜK VE MONT VERİLİYOR...
DELİKANLI MONTU GİYİYOR GÖZLÜĞÜ TAKIYOR.. KALABALIKTAN SIYRILMAK ÜZERE İKEN ALİ RIZA PAŞA KOLUNDAN TUTUYOR..
BOŞ VER SEN BİNME BIRAK BAŞKASI BİNSİN DİYOR...NEDEN DİYE SORUYOR DELİKANLI
BİR ŞEY MI HİSSETTİNİZ.. YOK, SEN YİNE DE BİNME EVLAT DİYOR... DERKEN BAŞKASI BİNİYOR UÇAĞA..UÇAK HAVALANIYOR DELİKANLI ÖFKELİ PAŞA YA ...
PARENDELER..MANEVRALAR.. DERKEN UÇAK ALEV TOPUNA DÖNÜYOR VE PİSTE ÇAKILIYOR..2 ÖLÜ...
DELİKANLI PAŞAYA BAKIYOR HAYRETLER İÇİNDE... PAŞA MAĞRUR VE MUTLU BİR İNSANI KURTARDIĞI İÇİN...AMA BİR BAŞKASI ÖLMÜŞTÜ....
AMA KURTARDIĞI BİR iNSAN DEĞİLDİ.... BİR ULUSTU...
ÇÜNKÜ O DELİKANLI MUSTAFA KEMAL ATATÜRK' TÜR....



ATATÜRK'ÜN TÜRK GENÇLİĞİNE HİTABESİ - YENİ TÜRKÇE

Ey Türk Gençliği!

Birinci ödevin; Türk bağımsızlığını, Türk Cumhuriyetini, sonsuzluğa değin korumak ve savunmaktır.

Varlığının ve geleceğinin biricik temeli budur. Bu temel, senin en
değerli güven kaynağındır. Gelecekte de, yurt içinde ve dışında, seni bu kaynaktan yoksun etmek isteyen kötücüller bulunacaktır. Bir gün,
bağımsızlığını ve cumhuriyetini savunmak zorunda kalırsan; ödeve atılmak için, içinde bulunacağın durumun olanaklarını ve koşullarını
düşünmeyeceksin! Bu olanaklar ve koşullar çok elverişsiz olabilir.
Bağımsızlığına ve cumhuriyetine kıymak isteyecek düşmanlar, bütün dünyada benzeri görülmedik bir utku kazanmış olabilirler. Zorla ve aldatıcı düzenlerle sevgili yurdunun bütün kaleleri alınmış, bütün gemilikleri ele geçirilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve yurdun her köşesine düşman girmiş olabilir. Bütün bu koşullardan daha acıklı ve korkunç olmak üzere, yurdunda, iş başında bulunanlar, aymazlık ve sapkınlık içinde olabilirler. Üstelik, hainlik de yapabilirler. Daha kötüsü, iş başında bulunan kişiler, kendi çıkarlarını, yurduna girmiş olan düşmanların siyasal erekleriyle birleştirebilirler. Ulus, yoksulluk ve sıkıntı içinde ezgin ve bitkin düşmüş olabilir.

Ey Türk geleceğinin gençliği!

İşte, bu ortam ve koşullar içinde bile ödevin, Türk bağımsızlığını ve
Cumhuriyetini kurtarmaktır! Bunun için gereken güç, damarlarındaki soylu kanda vardır!

Söylev' den 20 Ekim 1927

  Lider dediğin

    Her şeyden önce kim olduğunu bilmeli ve kendine güvenmelidir.

                      

Ben diktatör değilim. Benim kuvvetim olduğunu söylüyorlar. Evet bu doğrudur. Benim isteyip de yapamayacağım bir şey yoktur. Çünkü ben
zoraki ve insafsızca hareket etmesini bilmem. Ben kalpleri kırarak değil kazanarak hükmetmek isterim
-

M. Kemal ATATÜRK   

 Lider dediğin 

         Her kim olursa olsun insanlara değer vermeli ve mütevazı olmalıdır.

        

Millete efendilik yoktur. Ona hizmet etmek vardır. Bu millete hizmet eden onun efendisi olur.

M. Kemal ATATÜRK

      

Bu ulusu ben değil içimizdeki ruh, damarımızdaki kan kurtarmıştır.

M. Kemal ATATÜRK

Lider dediğin

                       Önde yürüyen değil, yol gösteren olmalıdır.

                      

Sizler, yani yeni Türkiye'nin genç evlatları! Yorulsanız dahi beni takip edeceksiniz...

Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler, asla ve
asla yorulmazlar. Türk Gençliği gayeye, bizim yüksek idealimize durmadan, yorulmadan yürüyecektir.

M. Kemal ATATÜRK  

 Lider dediğin

                      Yeri geldi mi sıradan bir asker

                

               Yeri geldi mi Başkomutan olmalıdır...

           

Memleketin ellide biri değil, her tarafı tahrip edilse, her tarafı ateşler içinde bırakılsa, biz bu toprakların üstünde bir tepeye çıkacağız ve oradan savunma ile meşgul olacağız.

M. Kemal ATATÜRK  

              Lider dediğin

             Fedakar olmalıdır.

            

                                     Ben icap ettiği zaman en büyük hediyem olmak üzere, Türk Milletine canımı vereceğim.

M. Kemal ATATÜRK  

    Lider dediğin

                                     İlkelerine ve sözlerine bağlı olmalıdır.

           

Ben toprak büyütme meraklısı değilim. Barış bozma alışkanlığım yoktur. Ancak sözleşmeye dayanan hakkımızın isteyicisiyim!. Onu almazsam edemem. Büyük meclisin kürsüsünden milletime söz verdim. Hatay'ı alacağım!. Milletim benim dediğime inanır. Sözümü yerine getirmezsem milletimin huzuruna çıkamam. Yerimde kalamam. Ben şimdiye kadar yenilmedim, Yenilmem. Yenilirsem bir dakika yaşayamam.

M. Kemal ATATÜRK  

     Lider dediğin

     Güvenilir ve samimi olmalıdır. Kalbinde ne varsa dilinden de o dökülmelidir.           

Ben düşündüklerimi, sevdiklerime olduğu gibi söylerim. Aynı zamanda lüzumlu olmayan bir sözü kalbimde taşımak iktidarında olmayan bir adamım. Çünkü ben bir halk adamıyım. Ben düşündüklerimi daima halkın huzurunda söylemeliyim. Yanlışım varsa, halk beni tekzip eder. Fakat şimdiye kadar bu açık konuşmada halkın beni tekzip ettiğini görmedim.

M. Kemal ATATÜRK  

        Lider dediğin

        Konuşmayı ve

 

 Dinlemeyi bilmelidir

 

     Sorumluluk almayı bilmeli

 Astlarına ve dostlarına sonuna kadar güvenmeli ve başarıyı paylaşabilmelidir

                      

                Mesuliyet yükü her şeyden, ölümden de ağırdır

            M. Kemal ATATÜRK

        

Benim için ordumuzun kıymetini ifadede ölçü şudur: Türk ordusunun bir kıtası muadilinin behemehal mağlup eder, iki mislini durdurur ve tespit eder. M. Kemal ATATÜRK

              

      Bir ulus, bir toplum yalnız bir kişinin çabası ile adımcık bile atamaz.

M. Kemal ATATÜRK

Lider dediğin

Hedefleri gibi

 

Zafer zafer benimdir diyebilenin, muvaffakiyet, muvaffak olacağım diye   başlayanın ve muvaffak oldum diyebilenindir.

M. Kemal ATATÜRK

 Lider dediğin

Kavgaları gibi

 

Yorulmadan beni takip edeceğinizi söylüyorsunuz. Benim sizden istediğim şey, yorulmamak değil, yorulduğunuz zaman da, durmadan yürümek,
yorulduğunuz dakikada da dinlenmeden beni takip etmektir.

M. Kemal ATATÜRK

   Lider dediğin

    Sevdaları gibi

        

Biz hayat ve istiklal isteyen bir milletiz.Ve yalnız ve ancak bunun için hayatımızı yok etmeyi göze alırız   M. Kemal ATATÜRK

     Lider dediğin

     ATATÜRK gibi OLMALI.

             Oldu mu VATAN

            

Öldü mü EFSANE olmalıdır!

 

Büyüklük odur ki kimseye iltifat etmeyeceksin, hiç kimseyi aldatmayacaksın. Memleket için gerçek ülkü ne ise onu görecek ve o hedefe
yürüyeceksin. Herkes senin aleyhinde bulunacaktır, seni yoldan çevirmeye çalışacaktır. İşte sen burada direneceksin. Önünde sonsuz engeller
yığılacaktır. Kendini büyük değil, küçük, araçsız hiç telakki edecek, kimseden yardım gelmeyeceğine inanarak bu engelleri aşacak, ondan sonra
sana büyüksün derlerse bunu diyenlere güleceksin

Beni görmek demek ille de yüzümü görmek değildir.

Benim düşüncelerimi, benim duygularımı anlıyorsanız bu yeter.

M. Kemal ATATÜRK

ATATÜRK’ÜN TABUTUNUN AÇILDIĞI GÜN
(9 kasım 1953)

 

8 Kasım 1953 Pazar gecesi saat 23.00'da Prof. Dr. Kamile Şevki Mutlu'nun ev telefonu çaldı. Prof. Mutlu, Ankara Tıp Fakültesi Histoloji ve Ambriyoloji Kürsüsü Başkanı'ydı. Patalogdu. Arayan ise Ankara Valisi Kemal Aygün'dü...

Aygün, "Hocam" dedi, "10 Kasım günü Atamızın naaşını Anıtkabir'e taşıyacağız. Bunun için bir komite kurduk. Naaşı geleneklere uygun olarak toprağa defnedeceğiz. Ancak bozulmadan korunduğunu belgelemek için muayene etmenizi rica ediyoruz. "Prof. Mutlu önce reddetti. Mutlu, o sırada 40 derece ateşle yatıyordu. Hastalığını gerekçe göstererek bu görevi bir başka meslektaşının yapmasını rica etti. Ancak Vali Aygün ısrarcıydı: "Ben sizi sarar sarmalar götürürüm, bu tarihi bir görev" dedi.

 

Mutlu kabul etti ve 9 Kasım sabahı Etnografya Müzesi'ne gitti. Başbakan Adnan Menderes oradaydı. Meclis Başkanı Refik Koraltan ve eski başkan Abdülhalik Renda da.. Mutlu, görevden affını istemekle ne büyük hata ettiğini o zaman anladı. Gerçekten tarihi bir tanıklıktı bu...

 

Ata'nın gül ağacından tabutu, 4 Kasım günü, geçici kabrinden çıkarılıp müzenin holündeki mermer katafalka konulmuştu. Bir hafta boyunca sırayla öğrenciler, subaylar ve generaller katafalk başında nöbet tutmuştu.

Ata'nın tabutu
 

Nihayet tabutun açılma günü gelip de komite üyeleri tamam olunca Prof. Kamile Mutlu "Başlayın" talimatını verdi.

Son Saygı Duruşu

 

Mermer lahid sökülüyor
 
 
(Sonra betonlar kırılıyor ve tabutu kaldıracak olan makaralar lahid salonunun tavanına yerleştiriliyor.)

 

 

    

Tabut ortaya çıkıyor

Lahdin üzeri tamamen açılmış, Atatürk’ ün cenazesini 15 yıldan beri muhafaza eden kurşun tabut ortaya çıkmıştı
 

Bunun üzerine tabutun vidaları söküldü. Tahta tabutun içinde madeni bir sanduka bulunuyordu. Bu sandukada gaz birikmiş olma ihtimali düşünülerek önce bir burgu ile delik açıldı. Gaz ya da koku çıkmadı. Sanduka talaş doluydu. Sandukanın içi, muhafaza solüsyonu ile ıslatılmış tahta talaşı doluydu. Bu talaş, naaşın ayak yönüne doğru toplandı. Talaşın arasında, ağzı kapalı ve içi sıvı dolu bir şişe bulundu. Bu, cesedi muhafaza için kullanılan solüsyondan bir numuneydi. Üzerinde terkibi yazılıydı. Ata'nın naaşı beyaz kefene sarılmış, sonra kahverengi bir muşambayla kaplanmıştı. Sargıları açmaya başladılar.
 
Herkes nefesini tutmuştu. Çünkü, "Naaş çürüyüp bozulmuş, çıkan gazlar tabutu patlatmış, nöbetçi er, kokudan bayılmış" diye bir sürü söylenti geziniyordu. Ve 15 yıl sonra ilk kez Ata'nın yüzünü göreceklerdi.
 
Kefenin sargıları aralanınca Prof. Kamile Şevki Mutlu, orada bulunanların yardımıyla katafalka çıktı ve Atatürk'ün yüzüne baktı. Ata'nın derisi kahverengi bir hal almış, ama yüz hatları bozulmamıştı. Prof. Mutlu, gördüğü tabloyu daha sonra şöyle anlatacaktı:
"Yüzünü örten ıslak pamuk kitlesi kaldırılınca Ata'nın heykel gibi duran yüzü ile karşılaştım. Uzun sarı saçlarından ince bir tutam, sol göz kapağının üzerine düşmüştü. Atatürk, Dolmabahçe Sarayı'ndaki yatağında uyuyor gibiydi."
 
Prof. Mutlu, kenarda bekleyen komite üyelerini tabutun başına çağırdı. Onlar da tek tek tabutun içine baktılar. En başta Başbakan Adnan Menderes vardı. Koyu renk takım elbisesi içindeki Menderes de yanındakilerin yardımıyla katafalka çıktı, ürkek bir şekilde aşağı, tabuta doğru baktı. O an ne olduğunu Prof. Kamile Mutlu'dan aktaralım:
 
"Menderes çok heyecanlandı. Rengi sapsarı oldu. Bir de baktım ki, müzenin kapısına doğru gidiyor. Atatürk'ün yüzüne bakmadı. Tahmin ediyorum, kendinde o kuvveti bulamadı."

 

                 

Kız kardeşinin gözyaşları
 
(Atatürk'ün kızkardeşi Makbule Atadan, başını tabuta dayıyor ve dakikalarca öyle kalıyordu. Belki çok uzaklarda, Selanik'te kalan günleri yad ediyor; belki de ağabeyinin ruhuna dualar gönderiyordu.)

 

En sona Abdülhalik Renda kalmıştı. O da Ata'yla karşı karşıya gelir gelmez tabutun yanına yığılıverdi. Salondaki herkes Atatürk'ü tek tek gördükten sonra naaş, tekrar solüsyonla ıslatıldı. Ata'nın başı pamuklarla örtüldü ve vücudu beyaz kefenle sarıldı.

Bu sırada bir komiser, orada görevli adli tıp doçenti Dr. Cahit Özen'in yanına yaklaşıp avucunda taşıdığı bir kâğıdı gösterdi ve şöyle dedi: "Bu kağıdı,Atatürk'ün hemşiresi Makbule Hanım gönderdi. Kefenin içine Atatürk'ün göğsü üstüne konmasını istiyor." Doç. Özen, kağıda bir göz attı. Eski Türkçe bir şeyler yazılıydı. "Böyle bir kağıdı Atatürk kabul etmez. Bize kızar, darılır." dedi. Komiser kağıdı katlayıp cebine koydu ve uzaklaştı.

Bütün işlemler bittikten sonra salonda bulunanlar naaşın iki yanından geçip hep bir ağızdan besmele çektiler ve cesedi yeni tabuta yerleştirdiler. Bu tabut da 15 yıl içinde yattığı büyük gül ağacı tabutun içine konuldu. Üzeri bayrakla örtüldükten sonra kapağı kapatıldı.

Ve 10 Kasım sabahı, Ata'nın naaşı 15 yıl önce onu Dolmabahçe'den Ankara'ya taşıyan top arabasına yerleştirilip son durağı olacak Anıtkabir'e taşındı. Artık ebediyen orada kalacaktı...

Atatürk'ün tabutu, Menderes'in huzurunda açılmıştı Ata'nın 15 yıl Etnografya Müzesi'nde bekletilen naaşı, 12 askerin omuzları üzerinde oradan alınmış ve 136 asteğmenin çektiği bir top arabası ve matem marşı eşliğinde Anıtkabir'e taşınmıştı. Radyodan naklen yayımlanan o görkemli tören, en az 15 yıl önceki kadar hüzünlüdür.

              

Ata’nın Etnografya Müzesi'nden 12 askerin omuzları üzerinde çıkarılışı

                     

Etnografya Müzesi'nden Anıtkabir'e doğru yol alan korteji, Makbule Hanım hıçkırıklar içinde takip ediyor

            

Etnoğrafya Müzesi'nden çıkış

          

Korteji izleyen halk

                

Dinler, Anıtkabir yolunda...
 
(Türkiye'deki bütün dini cemaatlerin temsilcileri cenaze arabasını takip ediyorlar. Ermeni, Yahudi, Katolik ve Rum temsilcilerle beraber zamanın Diyanet İşleri Başkanı kortejle yürüyor.)
 

            

Anıtkabir’e varılmıştır artık…
 

Bilindiği gibi, Anıtkabir yapılana dek, Atatürk'ün naaşının korunabilmesi için "tahnit" denilen bir işlem yapılmıştı. Gülhane Patolojik Anatomi profesörü Dr. Lütfi Aksu tarafından gerçekleştirilen bu işlem sırasında naaşa, şırıngayla özel bir formül enjekte edilmiş ve üzerine formüllerin yapıştırıldığı iki küçük ilaç şişesi, Ata'nın koltuk altlarına yerleştirilmişti. Bu işlem sayesinde Ata'nın naaşı da öldüğü günkü haliyle korunabilirdi.

 

Ancak İslam dini, ölünün defnini şart koştuğundan, geçici tahnitin bozulması şarttı. Nakilden önce, bu işlem için bir komite kuruldu. O komite, törenden bir gün önce, Başbakan Adnan Menderes'in huzurunda Atatürk'ün tabutunun açılmasını kararlaştırdı. Tabut açılınca tahnit bozulacak ve ceset çürümeye başlayacaktı. Bir başka deyişle Atatürk'ün (mumyalanmış gibi) korunmuş naaşını son görenler, o törene katılanlar olacaktı.

Atatürk'ü son görenler anlatıyor:

Osman Ersoy ve Halide İntepe, 10 Kasım 1953'te Etnografya Müzesi'nde asistan olarak çalışıyorlardı. O yüzden 50 yıl önceki o töreni ve tabutun içindeki Atatürk'ü son kez görme fırsatı buldular. İzlenimlerini şöyle anlattılar:

OSMAN ERSOY:

"Sağlığında görmemiştim Atatürk'ü... Korkunç heyecanlıydım. Biz çalışanlar, asistanlar, memurlar sıra ile katafalka çıktık. Oldukça sararmış ve küçülmüş bir çehre... 1 - 2 günlük sakalı vardı. Kaşları fevkalade iyi şekilde fark ediliyordu."

HALİDE İNTEPE:

 

"Tabut kapanmadan en son gittim baktım. Başı yana doğru eğikti. Yüzü hiç bozulmamıştı. Azıcık sakalları çıkmıştı. Hani insan hasret giderek ölürse, gözleri aralık kalırmış ya, öyle aralıktı gözleri... Ama bir ölü yüzü yoktu. Uyuyor gibiydi."

 

           Aziz Ruhun Şad Olsun Sevgili Atam

  

BİR TÜRK GENCİNİN ATA'YA HİTABESİ

Sevgili Atam!
Sana bu hitabeyi 33 yaşına girmiş, Gelecek güzel günlerden çoktan umut kesmiş,
Temel eğitimini tamamlamış, Ve ancak şimdilerde seni
tanıyabilmeye başlayan,
Türk istikbalinin evlatlarından biri olarak yazıyorum.
Seni ilk gördüğüm günü dün gibi hatırlarım.
İlkokul birdim. Miniciktim.
Elimde beslenme çantam, önlüğümün cebinde annemin sevgisi,
sınıfımda bilim öğrenecektim.
Karatahtanın dört parmak üzerine ortalanmış çerçevenin içinden bana bakıyordun.
Bakışların keskindi.
ABC'den sonra ilk öğrendiğimdin; Gazi Mustafa Kemal'din.
Çocuktum...
Bana, bize, tüm dünya çocuklarına bayram armağan etmiştin.
Armağanını, uygun adım
sol-sağ-sol
Sol-sağ-sol Kutladık...
Kaçımızın ayağı su toplamıştı, kaçımız bayılmıştık. ..
Biz bayramlarda ağlayan çocuklardık.

(Ne zaman salıncakta sallanan fotoğrafını görsem, geçen
23Nisan'lara yanarım.)

Ortaokul ve lisede hep seni anlattılar bana...
Dünyaya ancak yüz yılda bir gelen dahiydin...
Şahin bakışların vardı, hürriyete aşıktın...
En azılı düşmanlarına karşı bile merhametliydin,
Ama savaş meydanlarında karşında kimse duramazdı.
Aslandın, kaplandın, kartaldın, panterdin...
Özgür geleceklere açılan pencereydin.
Sözün özü benim sevgili atam;
Kodumu oturtan milli eğiticiler böyle anlatmışlardı.
Beni milli bir şekilde eğitenler,
Failatun, failatun, failatun, failun olcu sistemini,
Niagara Şelalesi'nin yükseklik ve debisini,
Yes, it is a pensil demesini,
Deli İbrahim'in küpesini,
Bir bir kafama yerleştirdiler de;
Bana senin insan yönünü anlatmadılar.
Sigara tiryakisi olduğunu, Rakı içtiğini,
Aşık olduğunu, Evlendiğini, Boşandığını,Kim bilir kaç geceler
Savaş meydanlarında cesetlere bakıp,İçin için ağladığını,
Özlemlerini, hasretlerini,Geleceği kazanmaya dair fikirlerini,anlatmadılar.
Bana, bize, tüm dünya gençlerine
Bayram armağan etmiştin.
Armağanını, uygun adım
sol-sağ-sol
sol-sağ-sol Kutladık...
Kaçımızın ayağı su toplamıştı.
Kaçımız kıçına yediği sopa yüzünden altına işemişti.
Biz bayramlarda bunalan gençlerdik.

( Ne zaman baloda smokinli fotoğrafını görsem, gecen 19
Mayıs'lara yanarım. )

Bir yandan;
Heykellerini diktik,
Dağa-taşa siluetlerini çizdik,Her kitaba, her yazıya
Mutlaka senden alıntılar yerleştirdik.
Bir yandan;
Her işin kolayına kaçtık,Ticarette kazık attık, Üretim yerine kopyaladık,Bilim adamlarını sindirdik,Aydınları yargıladık,
Yoktan yere nice vatan hainleri ürettik,
Yoktan yere nice amaçsız gençler yetiştirdik.
Zeki, çevik ve aynı zamanda düzenciydik.
Eğitimi siyasete kurban verdik,Ekonomiyi siyasete kurban verdik,Aydınlık olması gereken gelecekleri
Siyasete kurban verdik.
Varlığımız siyasi emellere armağan oldu...
Benim biricik Atam;
Biz Demokles'in kılıcını sapından değil
Keskin yanından tutmayı marifet bildik.
Sözün özü sevgili Atam Senin ruhunu gıdım gıdım içtik,
Tükettik...
Tükettik...
Tükettik...
Dedemden babama, babamdan bana
Politikacı tabiriyle "enkaz devralmış" bulunmaktayız.
Bu gidişle biz, çocuklarımıza devredecek Enkaz bile bulamayacağız...


Türk'tük, doğruyduk, çalışkanlığımız şüpheli;
Birinci vazifemiz; Türk istiklalini ve Türk Cumhuriyeti' ni
İlelebet muhafaza ve müdafaa etmek,
Ülkümüz; Yükselmek, ileri gitmekti...
Uzun bir yoldu...
Yorucu ve yıpratıcıydı...
Adidas'larımız eskidi,McDonalds'ta mola verdik


Belki de "Bir Türk dünyaya bedeldir" deyişini
Biz "Her Türk dünyaya bedeldir" anladığımız için
emanetini, 1 milyon beş yüz seksen bin kat
küçültmeyi becerdik!...
Verdiğin en önemli görev:
Bu ahval ve şeriat içinde dahi vazifem
Türk istiklalini ve cumhuriyetini İlelebet muhafaza ve müdafaa etmektir,bilirim Muhtaç olduğum kudretin,Sana güvenimde mevcut olduğunu belirtir, ellerinden hasretle öperim...
 

baştan sonuna kadar okuyanlara teşekkürler
sizler gerçek bir Atatürkçüsünüz bence.

LÜTFEN AŞAĞIDAKİ YAZIYI DA OKUYUN

YER: TÜRKİYE
YIL: 1938
SAAT: 09.05
ATATÜRK ÖLÜYOR
ARADAN ONLARCA YIL GEÇİYOR
YIL: 2006
ATATÜRK TEKRAR DÜNYAYA GELİYOR...

DOĞRU MECLİSE GİDİYOR,MEMLEKET NASIL YÖNETİLİYOR GÖRMEK İÇİN, MECLİS KAPISINDA CUMHURBAŞKANI, BAŞBAKAN, DEVLET BAKANLARI KARŞILIYORLAR.


SALONDA EN ÖNE OTURTUYORLAR VE O GÜNKÜ ÜLKE SORULARI TARTIŞILIYOR...

OTURUM BİTİYOR, ATATÜRK U MECLİS LOKANTASINA GÖTÜRÜYORLAR, YEMEKTEN SONRA OTELE GÖTÜRÜP YATIRIYORLAR. ...

ERTESİ SABAH OTELDEN ALMAYA GİDİYORLAR, ATATÜRK UN ODASI BOMBOŞ..!!

MASANIN ÜZERİNDE BİR KAĞIDA YAZILMIŞ ŞU SÖZLER VAR:


EFENDİLER...

BEN İSTANBUL'A GİDİYORUM, ORADAN BİR VAPURA BİNİP TEKRAR SAMSUNA ÇIKACAĞIM.


"ÇÜNKÜ, BU ÜLKENİN BİR KURTULUŞ SAVAŞINA DAHA İHTİYACI VAR..."

AŞAĞIDAKİ YAZIYI BİR ORTAOKUL ÖĞRENCİSİ, OKULUNUN DUVAR GAZETESİNE
YAZMIŞ.
İNANILMAZ GÜZEL VE FARKLI BİR BAKIŞ AÇISI.


Bu ülkede yaşayan her insanın bağımsızlığını ve demokrasisini borçlu olduğu
insan: ATATÜRK...
Gençliğinde kot pantolon giyememiş.
Sevgilisinin elinden tutup hasılat rekorları kıran bir sinema
filmine gidememiş...
Padişah ona Trablusgarp Cephesi'nde görev
verdiğinde, lüks uçak şirketinin, first class koltuğunda
viskisini yudumlayarak görev yerine gidememiş...
Halkına bağımsızlık fikrini anlatabilmek için kortej eşliğinde Mercedes'lerle
gezememiş Anadolu'yu...
Kurtuluş hareketini başlatmak için 19
Mayıs'ta Samsun'a ayak basan ayağında spor ayakkabısı ya da
kovboy çizmesi yokmuş...
Kazandığı her savaştan sonra savaş sahasına
fırlayıp moral veren mini etekli ponpon kızlar da yokmuş...
Tarih kitaplarına bakılırsa, Yunanlıları İzmir'den denize
döktükten sonra timsah yürüyüşü de yapmamışlar...
Ülkesinde yapacağı devrimleri, unutmamak için not alacağı bir cep
bilgisayarı olmadığı gibi, kendisine suikast girişiminde
bulunacaklarını da cep telefonundan öğrenememiş!
Atatürk için üzülüyorum.
Dağ gibi adam, bir radyo programına faks çekemeden,
İsmet Paşa için Safiye Ayla'dan bir istek parçası isteyemeden
gitti ..
Lozan Zaferi'nden sonra veya Cumhuriyet'in ilanından
sonra arabaya atlayıp sabahlara kadar korna çalıp, elinde
bayraklarla sokaklarda tur atamadı.
Evinin balkonuna çıkıp, bir şarjör mermiyi havaya sıkamadı.
Atatürk'e acıyorum...
Sen kalk, dört kadınla evlenebileceğin bir dönemde dünyaya gel,
sonra değerini bilmeyip tek kadınla evlilik sistemini getir.
Aaaah ah...
Çılgın diskolara gitmek, sabahlara kadar içip, içip rock
yapmak, babasının mersedesini alıp söyle bir Emirgan turu çekmek
dururken...
Bunları yapmadı Atatürk... Keyif çatmadı...
Tüm hayatini ülkesinin kurtuluşuna ve uygarlaşmasına harcadı...


İŞTE ONUN İÇİN BÜYÜK ADAMDI ATATÜRK HER FIRSAT ELİNDE VARDI.
O İSE SADECE BU MİLLETİN BAĞIMSIZLIĞINI İSTEDİ. BÜTÜN SUÇU
2 KADEH RAKI İÇMEKTİ O KADAR

 

Atatürk'ten Hatıralar

 

BU MİLLETVEKİLLİĞİ AYRICALIĞINI HİÇ BEĞENMEDİM

Atatürk bir sabah Florya'dan Dolmabahçe sarayına dönüyor.
Yeşilköy istasyonunun önünden geçerken birdenbire otomobili durduruyor ve başyaver'e:
- Sorunuz, tren var mı? Diye emir veriyor.
O sırada tren hemen hareket etmek üzeredir, hep birlikte otomobilden inip yanındakilerle trene biniyor. Karar ani verildiği ve tatbik edildiği için bu trene biniş hemen kimsenin nazarı dikkatini çekmiyor. Bir müddet sonra, her şeyden habersiz olan kondüktör ata'nın bulunduğu kompartımana geliyor. Kafileyi görünce çekilmek istiyor. Ata hemen sesleniyor;
- Vazifeni yap! (yanındakileri göstererek) bu efendilere niçin bilet sormuyorsun?
Yanındakiler cevap verirler.
- Paşam biz mebusuz. Tren bileti almayız. Parasız seyahat ederiz.
Ata hayretle:
- Bu imtiyazı hiç beğenmedim, der. Çok ayıp ve acayip bir kaide. Çok güzel halkçılık!

ŞEF ASKER Mİ SİVİL Mİ OLMALI?

Çankaya akşamlarından biri. Bazen Atatürk soruyor, bazen de Atatürk'e soruyorlar. O'na diyorlar ki:
- Şef asker mi, sivil mi olmalı?
Cevap veriyor:
- Şef, şef olmalı. İster sivil, ister asker.
Bu cevabı ile şefliğin rütbede ve elbisede değil, ruhta ve kafa yapısında olduğu hakikatini veciz surette belirtmiş oluyor.

LAİKLİK

İlk Melis'te bir gün laiklik söz konusu oluyordu. Gazi Mustafa Kemal Paşa o gün Meclis'e başkanlık ediyordu. Meclis'in tanınmış din alimlerinden bir vatandaş kürsüye geldi. Alaycı bir tavırla:
- Arkadaşlar, bir laikliktir gidiyor. Affedersiniz, ben bu laikliğin manasını anlamıyorum.
Diye söze başlarken riyaset makamında bulunan Mustafa Kemal Paşa dayanamamış, oturduğu yerden eline kürsüye vurarak:
- Adam olmak demektir hocam, adam olmak!
Diye hoca efendinin sualini cevaplandırmıştır.

ATATÜRK VE DİN ADAMLARI

Mücadele'nin en buhranlı günleriydi. İstanbul ile Ankara arasında fetva kavgası tüm şiddetiyle devam ediyordu. Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi, kendi bünyesi içindeki din adamlarından seçtiği İrşad (Aydınlatma) Heyetleri'ni vatanın köyüne-kentine göndermek ve gerçekleri vatandaşa anlatmakla görevlendirildi. Milli Eğitim Bakanı Türk Ocakları Genel Başkanı olan rahmetli Hamdullah Suphi Tanrıöver'di. Mustafa Kemal'e geldi.
- Paşam... Bunlar çoğunlukla Arapça konuşacaklar. Halk ne anlayacak? Ata gülümsedi.
- Sen üzülme Hamdullah... Onlar Arapça konuşsalar bile Türkçe düşünürler dedi.

VATANIMIN TOPRAĞI TEMİZDİR

Kral Edward İstanbul'a geldiği zaman, yatından bir motora binerek Dolmabahçe Sarayı'na yanaştı. Atatürk de rıhtımda O'nu bekliyordu. Deniz dalgalı idi ve kralın bindiği motor inip çıkıyordu. Kral rıhtıma çıkmak istediği bir sırada eli yere değdi ve tozlandı. O sırada Atatürk de Kral'ı rıhtıma almak üzere elini uzatmış bulunuyordu. Bunu gören kral bir mendille elini silmek istediği bir anda

Atatürk: Vatanımın toprağı temizdir, o, elinizi kirletmez! diyerek, Kral'ı elinden tutup rıhtıma çıkarıverdi.

ANKARA'YI NEDEN BAŞKENT YAPTIM?

Sıcak bir günün akşamında yanında bazı ileri gelenler ile Köşkü'nün bahçesinde dolaşıyordu. Ben de o sıralar eski Köşk'ün tavan dekorlarıyla meşguldüm. Tozlu ve sisli bir akşam Ankara'nın üzerine çökmüştü. Yer yer toz hortumları semaya doğru yükseliyor ve manzaraya daha boğucu bir hava ekliyordu. Bize:
- Ankara'yı hükümet merkezi yapmakla iyi mi ettim? diye sordu.
Tabii herkes müspet cevap verdi.
Arkasından:
- Neden? suali gelince, kimi stratejiden, kimi siyasetten bahsetti. Hatta birimiz kayalık güzeldir gibi bir estetik nazariye de ortaya attı. Atatürk :
-Şimdi dalkavukluğu bırakın diye münakaşayı kapattı. Ankara'nın hükümet merkezi olmak için saydığınız meziyetleri beni ikna etmeye yetmez. Ben Ankara'yı hükümet merkezi yapmakla büsbütün başka bir hedef güttüm. Türk'ün imkansızı imkan haline getiren kudretini dünyaya bir kere daha tekrar etmek istedim. Bir gün gelecek şu çorak tarlalar, yeşil ağaçların çevirdiği villaların arasından uzanan yeşil sahalar asfaltlarla bezenecek. Hem bunu hepimiz göreceğiz. O kadar yakında olacakki.

SAKAL ÜZERİNE.............

Atatürk Amasya ziyaretinde.Vali konağında yörenin ileri gelenleri ile sohbette. Bir ara tam karşısında oturan birine takılır gözleri. Yaşı ellinin üzerinde bu adam beline kadar inen sakalıyla Atatürk'ün dikkatini çeker. Ata, yanındaki valinin kulağına eğilip sorar;
- Kimdir bu?
Vali yanıt verir;
- Efendim kendisi Şıh'tır. Yörede çok hatırlısı vardır.Ata Şıh'ı yanına çağırır ve;
- Bak baba, imanın ölçüsü sakalın boyunda değildir. Şunu rica etsem de en azından Peygamber efendimizinki gibi kısaltsan der ve eliyle de boyunaltı hizasını gösterir.
Şıh;
- Emrin olur Paşam diyerek yerine çekilir.
Aradan zaman geçer, bir akşam Atatürk Amasya'daki Şıh'ı hatırlar ve Vali'yi telefonla arayıp durumu sorar. Vali nasıl söyleyeceğini bilememekle birlikte, Şıh'ın sakal boyunda en küçük bir kısalma bile olmadığını aksine kimselere el sürdürmediğini anlatır.Ata telefonu kapatır, kağıdı kalemi eline alır ve az sonra Nazırını çağırıp, yazdığı yazıyı Amasya Valiliği'ne tebliğ etmesini ister. Ertesi gün Amasya'dan bir haber gelir ki Şıh Efendi Ata'yı görmek üzere Ankara'ya yola çıkmış...
Şıh gelir, Ata'nın karşısına çıkar. Sakal tamamen kesilmiş, sinekkaydı bir tıraş olunmuş, saçlar kısaltılmış, kılık kıyafet baştan sona değiştirilmiş, bambaşka bir görünüme bürünülmüştür.Atatürk'ün mesai arkadaşları bu değişimi anlayamaz ve Ata'ya sorarlar;
- Aman Paşam, o Şıh ki sakalına el dahi sürdürmezdi, siz ne ettiniz de kökünden kesmesini sağladınız?
Ata gülümser, sonra da yanındakilere dönüp;
- Dün akşam Amasya Valiliği'ne bir yazı gönderdim ve Şıh'ı Afyon'a vali atadığımı bildirdim der.
Ardından da yeni bir yazı hazırlayıp Nazırına bu yazıyı da Şıh'a vermesini söyler. Yazıda şöyle yazmaktadır;
- İnancın ölçüsünün sakalda olmadığını anladığına sevindim. Valilik meselene gelince, bugün koltuk uğruna kırk yıllık sakalından vazgeçebilen yarın başka şeyler için milletinden bile vazgeçebilir. Seni böyle bir ikileme mahkum bırakmayalım.

              Yalnız Adam ATATÜRK!...

     

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

© www.vedatsencan.com 2010